Karun Hazinesi’nin Serüveni

Karun Hazinesi’nin Serüveni

1970’in Temmuz ayında, Sunday Times muhabiri Peter Hopkirk, arkeoloji tutkusuyla tanınan gazeteci Özgen Acar’ı arar. Duyduğuna göre, New York’taki Metropolitan Müzesi Lidya Kralı Kroisos’un (Krezüs) hazinesini 1,7 milyon dolar ödeyerek satın almıştır ve deposunda saklamaktadır.

Gazeteci, Acar’a bu konuda kendisiyle çalışmasını teklif eder. Eğer bu kadar saygıdeğer bir müze böyle bir kaçakçılığa alet olduysa, bu araştırmaya değerdir. Acar, çalınan parçaların özelliklerini kaçakçılardan öğrenir. Ancak tam 16 yıl boyunca bu bilgileri saklı tutar. Röportajlarında söylediğine göre, bu bilgiyi açık edecek olsaydı müze bunları sergilemekten kaçınabilirdi.

ÇALINIR, SATILIR, SERGİLENİR

Nihayet, çalınan 363 parçanın 55’i, 1984’te ‘Doğu Yunan eseri’ adı altında açılan sergide sergilenir ve bir katalog basılır. Acar, New York’a gider ve kendisine tarif edilen parçalar hakkında bildikleriyle sergidekileri karşılaştırır. İki senelik bir araştırmanın ardından, eserlerin aynı olduğuna karar verir ve bunu Türk basını yoluyla dünyaya duyurur. Bunun üzerine Türk hükümeti harekete geçerek Metropolitan Müzesi’ne dava açar. Altı senelik bir mücadeleden sonra ve zaman aşımına üç gün kala, Metropolitan Müzesi kaybedeceğini anlayınca hazineyi iade eder.

KAÇAKÇILAR PRENSES MEZARINDA

Çok zengin kişileri tanımlarken kullanılan “Karun gibi” ifadesinin türemesine neden olan Lidyalılar’ın son kralı Kroisos, namı diğer Karun ile ilişkilendirilen bu hazine Lidya Hazinesi veya Karun Hazineleri olarak biliniyor. Lidya zenginlerinin gömüldüğü tümülüslerden çıkarılan parçaların bir bölümü, ilk kez 1965’te, Uşak’a 20 km mesafedeki Güre’nin Haylaz mevkiinde bulunan Toptepe Tümülüsü’nden çalınır. Beş kişilik kaçakçı grubunun elebaşısı Ahmet Bülbül, tümülüsün tepesinde uyurken, batı kısmında hafif bir çöküntü hisseder, diğerleriyle birlikte 15 metrelik bir galeri kazarak, buradaki en büyük tümülüsün mezar odasına, sadece üç günde ulaşırlar. Bu prenses mezarında, ‘kline’ adı verilen ölü yatağının üzerinde, altın, gümüş takılar ve bir tutam saç vardır. Bülbül, eserleri lastik çizmesinin içine doldurup köye götürür. Bir hafta müşteri arandıktan sonra, eserler Dinarlı Şakir adlı antikacıya, pazarlık sonucu 78 bin TL’ye satılır. Bülbül ve ekibindeki kaçakcılar aldıkları parayı paylaşır, her biri birer ev satın alır. Bülbül, sus payı olarak da, ekiptekilerin hanımlarına küpe yapsınlar diye, meşe palamudu kolyeden ikişer meşe palamutu vermiş ancak sonra dedikodu yayılır diye bunları toplayarak elbiselik kumaş vaadinde bulunmuş. Bülbül, çıkardığı her parçayı, tüm detaylarıyla, tam 20 yıl sonra bile anlatabildi. Dinarlı Şakir Bülbül’den aldığı eserleri yurtdışına kaçırıp, Metropolitan Müzesi’ne ulaşmasında rol oynar.

HAZİNENİN SONU GELMEYEN LANETİ

Bir yıl sonra, yine Güre’de, bu kez Köprübaşı mevkiinde, 11 kişilik bir ekip tarafından İkiztepe Tümülüsü soyulur. İki haftalık bir kazının ardından, mezar odasına ilginç bir tarihte, 06.06.1966, saat 06:00’da girerler. Sonradan arkeologların belirlediğine göre bölgenin valisi ve beraber gömüldüğü karısının bulunduğu mezardan, altın ve gümüş ağırlıklı bronz ve toprak Lidya dönemi eserlerini çalarlar. Herkes malları saklamaktan korktuğu için, elebaşı Durmuş Ersoy, malları evine götürür, beğendiklerini gübre altına, diğerlerini de başka bir yere saklar. Ancak köyden yapılan bir ihbar sonucu, Jandarma evi basar, Ersoy sakladıklarını gübrenin altından alarak arka bahçeden kaçar. Eserler, bir öncekine benzer bir yolla yurtdışına satılır. Kaçakçılar, üç ay hapis cezası alırlar. Tıpkı Tuthankamon’un mezarının laneti gibi, İkiztepe Tümülüsü’ne girenler akıl almaz lanetlere maruz kalır. Elebaşının oğullarından biri öldürülür, damadı eserlerin satılmasından payına düşenle aldığı traktörün altında kalır, bir diğer oğlu trafik kazası geçirir, Durmuş Ersoy felç olur, yatalak kalır ve ölür… Ekipten, Ordulu Mustafa’nın oğlu ormanda intihar eder, arazisi, hayvanları elinden gider, karısı onu terk eder, o da kayıplara karışır. Bütün köy hâlâ mezarın lanetinden bahseder.

DUVAR RESİMLERİ ÇALINIR

1968’de, sıra Aktepe Tümülüsü’ndedir. İki avcı, bir tilkiyi takip ederek, antik dönemde soyulmuş bir mezarın içine girer. Odanın içinde değerli parçalar değil ama duvar resimleri vardır. Kimse ilgilenmez zannederken, Kulalı kaçakçılar resimlere talip olur. Keskilerle resimleri parçalayıp, çıkarırlar. Bu arada ölü yatağının, toprak ve kök boya ayaklarını da kırıp, resimlerle beraber satarlar. 1989’da, bu kez arkeologlar tarafından kazılan Basmacı Tümülüsü’nde, bir ayda lahite ulaşılır. Ekipte Uşak Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu da vardır. Bu tümülüsten çıkanlar, diğerleriyle aynı dönemden olmaları açısından, Türkiye ile Metropolitan Müzesi arasındaki davada önemli bir delil oluşturur.

DAVA AÇILIR, ESERLER DÖNER

1991 yılı başında, aralarında Prof. Ekrem Akurgal, gazeteci Özgen Acar ve o dönemin Uşak Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’nun da bulunduğu, dördü Türk ikisi Amerikalı bir ekip, mahkeme kararıyla Amerika’da müze deposundaki eserleri inceleyerek, tespit çalışmalarının detaylı raporunu avukatlara verirler. En önemli delil, kaçak kazıyı yapanların anlattıklarıdır. 1993 yılında Amerika’dan bir teklif gelir: “Eserlerin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olduğunu kabul ediyor ve dönüşümlü olarak sergilenmesini teklif ediyoruz.” Türkiye teklifi kabul etmez. 93 sonbaharına doğru Metropolitan Müzesi’nden her şeyin teslim edileceğine ve buna karşılık Türkiye’nin bu davadan çekilmesini istediklerine dair bir başka teklif gelir. Türkiye bunu kabul eder ve davadan çekilir. 363 parça eser, bazıları mezarlarda bulundukları kalıplarıyla birlikte, önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne getirilir, 96’da da Uşak Arkeoloji Müzesi’ndeki yerini alır.

PARÇALAR AİT OLDUĞU YERDE

Küçük ancak iyi düzenlenmiş Uşak Arkeoloji Müzesi’nde, M.Ö. 6. yüzyıla ait Karun Hazinesi’nin, farklı tümülüslerden çıkarılmış, her biri birbirinden çarpıcı parçaları sergileniyor. İkiztepe Tümülüsü eserleri arasında dikkat çeken parçalar; dinsel amaçlı kullanılan ve içine yerleştirilen kömür taneleriyle ses çıkaran insan başlı göbekli kase, altın kaplama göbekli sunu kabı, som altın takılar, horozlu buhurdanlık… Toptepe Tümülüsü’nde ise, üzerinde ayakları koç başına dayanmış, aslan kuyruklarına tutunan bir insan figürü olan yonca ağızlı gümüş sürahi, hazinenin sembollerinden biri. Ayrıca içinde boncuk olan altın makaralar, yine önemli parçalardan biri olan meşe palamutu altın gerdanlık, 109  parça altın giysi süsü, cam bilezik, yine serginin en benzersiz parçalarından biri olan denizatı broş, dinsel amaçlı kullanılan arslan başlı bilezik, Mısır’dan hediye gönderilen Amon Ra sembolü (kanatlı güneş kursu) gerdanlık ve üzerinde badem gözlü insan resimlerinin olduğu duvar resimleri… Bu duvar resimleri arasındaki ilginç bir eser de, at üzerindeki serpuşlu kadın. 89’da kazılan ve Türkiye’nin ABD’ye açtığı davada delil olarak kullanılan Basmacı Tümülüsü eserleri de burada sergileniyor. Ayrıca İkiztepe ve Aktepe tümülüslerinden çıkarılan killi kireç taşı ölü yatakları (kline), İkiztepe Tümülüsü’nün sahte kapıları ve Aktepe Tümülüsü duvar resimleriyle birlikte, müzede irili ufaklı 450 parça var. Hazinenin büyüsünden çıkabilenler için, Uşak civarındaki kazılardan çıkarılan farklı devirlere ait diğer buluntular kayda değer. Ayrıca hazinenin çalındığı boş höyükler de ziyaret edilebilir durumda.

KANATLI DENİZATI’NIN YAZGISI

Ait olduğu yere gelmesine rağmen hazinenin kaderi değişmez. Türkiye’nin 10 yıl uğraşıp 40 milyon dolar harcayarak ABD’den getirdiği Karun Hazinesi’ne ait en değerli parçalardan biri olan, som altın Kanatlı Denizatı Broşu’nun 2005 yılında Uşak Arkeoloji Müze’sinden çalınıp yerine sahtesinin konulduğu ortaya çıkar. Yapılan soruşturma sonucunda, eserin çalınmasına yardım ettiği belirlenen Uşak Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu, 10 yılın üzerinde hapis cezasına çarptırılır. Müze müdürünün broşu pazarlamaya çalıştığı ve alıcıların da İstanbul’da parçayı gasp ederek kaçırdığı ortaya çıkar. 2006’dan beri Interpol aracılığıyla aranan bu efsanevi parçanın, yedi yıl süren dava sonuçlanırken, 2013’de Almanya’nın Hagen kentinde bulunduğu haberi gelir ve Alman makamlar tarafından Türkiye’ye teslim edilir.