Dünya Mirası, Gerçeküstü Bir Coğrafya Pamukkale

Dünya Mirası, Gerçeküstü Bir Coğrafya Pamukkale

Gerçeküstü bir coğrafya… Çocuklara bir masalmış gibi anlatmayı deneyin, hayal etmeleri hiç kolay olmayacaktır. Adeta dev bir şelalenin katmanları gibi dökülen traverten teraslar ve duru, berrak havuzlar… 

Kesintisiz ziyaretçi akınına uğrayan bir doğa harikası burası. Her yıl tam iki milyon kişi geziyor. Henüz görmediğinizi söylemeyin, hemen gidin… O dik vadinin kıyısında durup Türkiye’nin, hatta dünyanın en çarpıcı ve pitoresk görüntülerinden birine bakın. Güneşin altında göz alıcı parlaklıkta bir beyaz, günbatımında ise bir kaleydoskop…

Çin’den İran’a, Amerika’dan Afganistan’a bu tarz doğal oluşumlara rastlamak mümkün olsa da, böylesine jeolojik bir fenomenle böyle bir tarihi ve mimariyi yan yana denk getirebilmek herkese nasip olmuyor. Doğanın yarattığı ile insan aklının ve elinin yaptığı iç içe. Binlerce yılda, kaplıca sularıyla biriken kalker travertenler ve hemen üzerinde iyi korunmuş, görkemli Roma- Bizans kaplıca kenti Hierapolis… Yan yana Unesco Dünya Mirası listesindeki yerini hak ediyor.

Mavi gökyüzünde pamuk tarlaları…

Denizli’den Pamukkale’ye, Çürüksu Vadisi’nden gelenler, şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşır. Çökelez Tepesi’nin yamaçlarında, güneş ışınlarına göre, rengi farklılaşan, teraslı yamaçlar, mavi göğe dayanmış bir pamuk tarlasına benzer. Antik dönemlerden beri kullanılan kaynağın oluşturduğu travertenler, Pamukkale adını bu özelliğinden alıyor. Kaynaktan çıkan 35.6 derece sıcaklıktaki su, kanal vasıtasıyla 350- 400 metre mesafeden sonra, belirli bir sıcaklıkta traverten katmanlarına ulaşır. İçinde yüksek miktarda kalsiyum hidrokarbonat bulunduğundan havadaki oksijenle temas edince, karbondioksit ve karbonmonoksit uçar, kalsiyum karbonat çökelir. Bunlar güneş ışığının da etkisiyle beyazlaşır. Önce bu çökelti yumuşak jel halindedir, zamanla sertleşir. Ancak daha başlarda, ezilme ve kırılmalara neden olduğundan, jel üzerinde yürüme yasaklanmıştır.

En iyi deneyim için ipuçları

Travertenlerin klasik fotoğraflarında yer alan, en güzel manzaraya sahip kısım, “ön taraf”. Bir zamanlar bütün teras havuzlara buradan inilirdi. Bugünse sadece belirlenen bir kanal boyunca yürünmesine ve tepedeki birkaç havuza girilmesine izin veriliyor. Çoğu zaman burada yürümek için kuyruklar oluşuyor. Travertenlerde daha sakin bir ortam için, Turizm Danışma’nın ve Seyir Terası’nın arkasında, Güney Kapısı tarafındaki “Domuz Çukuru” denilen beş bin metrekarelik traverten alanına gitmek gerekiyor. Ya da yürüyüş yolu olarak, turistlerin girebildiği, ilçeye bağlantı sağlayan, eski araç yolu üzerindeki yapay havuzcuklar kullanılabilir. Sakin yürüyüş yollarını, oldukça yardımcı Turizm Danışma’dan (0258 272 20 77) ve temin edeceğiniz haritadan öğrenebilirsiniz. “Ön taraf”taki havuzlar her zaman doludur. 20-30 cm derinlikteki havuzlar, özellikle çocuklar için eğlenceli. Diğer havuzlara ne zaman su verileceği hakkında Pamukkale giriş gişelerinden günlük olarak bilgi almak mümkün. Güney Kapı’da sekiz kişilik bir shuttle, kiralık elektrikli iki kişilik bisikletler, Kuzey Kapı’da ise ücretli dolmuşlar var. Hierapolis Antik Kent’in ana yollarında bisikletle dolaşmak hatta tiyatroya kadar çıkmak mümkün.

Pamukkale’yi kurtarmak

Eskiden, istiridye kabuğunu andıran traverten havuzlarda tanrıça Venüs gibi serinleyenler alışıldık bir görüntüydü. Ancak hem bu yüzden hem de fazla miktarda ve uzun süre aynı yere akıtılan termal su, yosunlaşmaya ve kirliliğe neden oluyordu. 1997’de ayakkabıyla girişler yasaklandı. Travertenlerin tepesindeki, özel havuzlu oteller yıkıldı, su kontrollü ve belirli bir programa göre verildi. Traverten havuzların hepsi, artık her an su ile dolu değil. Bugün, farklı bölgelerdeki travertenlere, farklı zamanlarda su veriliyor. Bir taraftaki havuzlar doluyken bir diğer taraf boş olabiliyor.

Mermer yoldan geçmişe doğru…

Pamukkale’nin etkileyici bir özelliği de; bu benzersiz

jeolojik oluşumun tarih ile iç içe olması. Nekropolün (mezarlık) içinden geçip, sütunlu mermer yoldan yürüyün, kısa bir tırmanışla tiyatronun tepesine çıkın ve kente bir de buradan bakın. Ayaklar altında uzanan bu manzaradan ve tarihten heyecan duymamak elde değil. Bergama Kralı II. Eumenes, M.Ö. 190’da bir kent kurar ve Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı, Amazonlar Kraliçesi Hiera’ya adar. Hierapolis kentinin en az 10 bin yıllık bir geçmişi var. Buranın yüzyıllar boyunca önemli bir sağlık, din ve sanat merkezi olduğu, travertenlerin ve termal suyun şifalı olduğu biliniyor. Roma ve Bizans devirlerinde, büyük bir yapılaşmayla, önemli bir merkez olur. Binden fazla, farklı tarz ve boyutlarda, Hellenistik dönemden Bizans devrine mezarların bulunduğu,1.5 km boyunca uzanan Nekropol, Anadolu’nun en büyüğü. Önemli lahitlerin yazıtlarında, mezar hırsızlarının yakalandıkları taktirde cezalarının ne olacağı belirtilmiş. Bazı mezarların önünde, ölen kişinin akrabalarının ziyaretlerinde, oturup dinlenebilecekler taş banklar var. Kenti ikiye bölen 1 km’lik, anıtsal kapılı Sütunlu Cadde, çok görkemli. Atlı arabaların bıraktığı izlerin görülebildiği bu mermer cadde, özellikle ıssızken başka bir atmosfere bürünüyor. Sütun başlıkları, mermer parçaları, mimari süslemeler her yere yayılmış. Burada kazılan bazı dükkanlar ve depolar da, zanaatkarların ne ürettikleri ve kentin ticari hayatı hakkında bilgi veriyor. Yolun sonunda Roma Hamamları’ndan dönüştürülen bir kilise var. Bugün burası, düzenlemesi, ışıklandırması, koleksiyonu ve detaylı eser bilgileriyle, Türkiye’nin en güzel müzelerinden olan Hierapolis Arkeoloji Müzesi. Kentin en önemli, görkemli ve iyi korunmuş yapısı, 25 bin kişilik tiyatro, M.S. 2.yüzyılda Hadrian tarafından yaptırılmış. Sahnesindeki, tanrıların hayatlarını anlatan mitolojik sahnelerin birçoğunun orijinali müzede. Tiyatrodan çıkarken, üzerinde bitkisel motiflerin, mitolojik figürlerin, tanrıların, grifonların bulunduğu parçalar kaydadeğer. Apollo Tapınağı’nın temelleri bugün hâlâ duruyor. Bir zamanlar rahipler, gücünü hemen yakındaki kaynak Plutonium’dan (Ölüm ve Yeraltı Tanrısı Pluto’dan geliyor) alan tapınak kahinine başvururlarmış. Bu doğal çukurdan karbonmonoksit gazlarının sızması, asırlar boyunca yeraltı ile ilgili mitolojik hikayelerin anlatılmasına neden olmuş. İnanışa göre, her daim tüten bu zehirli duman kurban edilen küçük hayvanları ve kuşları hemen öldürürmüş. Sadece rahipler nefeslerini tutmanın sırrını bilirmiş.

Kırmızı Su

Pamukkale’nin yaklaşık 5 km kuzeyindeki Karahayıt kasabası, Kırmızı Travertenler’iyle ünlü. Buraya ‘’Kırmızı Su’’ da deniyor. Bu travertenler, 60 derece sıcaklıkta çıkan termal suyun çevresinde oluşmuş. Termal suyun içindeki maden oksitleri, kırmızı, yeşil ve beyaz renkli traverten tabakaları oluşturuyor. Bu suların, kalp, damar sertliği, yüksek tansiyon, romatizma gibi hastalıklara iyi geldiğine inanılıyor.

Bir Pamukkale klasiği

Çok gezenler bilir, bu sıra dışı deneyimin bir benzeri olduğunu söylemek zor. Burası kaplıca suyunun kaynağı. Suya gömülmüş, devrilmiş ve kırılmış yivli orijinal kolon parçalarının, bir ihtimal Apollo Tapınağı yakınındaki antik bir havuzun avlusunda bulunan kutsal havuza ait olduğuna inanılıyor. Bir başka olasılık; burası sütunlu yolun bir devamıydı ve depremde etrafa yayılan sütunların olduğu yere bir havuz yapıldı. Minerali bol, 36 derecedeki su, antik dönemde de şifa verici özelliğiyle biliniyordu. Kalabalık olmadığı saatlerde, burası bambaşka bir keyif.

KAÇIRMAYIN!

  • İki kişilik elektrikli bisikletle dolaşın.
  • Antik havuzda, kimseler yokken, geçmişin şahiti sütunların arasında yüzün.
  • Gün batarken, travertenlerin renk değiştirmesini izleyin.
  • Hierapolis’i güneş doğarken gezin.
  • Traverten manzaralı bir otelde konaklayın.
  • Gece Hierapolis’te ışıklandırılmış bir tarihin içinde dolaşın.